13 Mart 2008 Perşembe

Karadelikler

Evrendeki en gizemli nesne nedir? Bu soruya pek çoğumuz hiç düşünmeden aynı yanıtı veririz: Karadelikler! Bu gökcisimleri, belki biraz da adlarından dolayı olsa gerek, çok ilgi çekiyorlar. Üstelik gökbilimcilere göre Güneş, Ay ve yıldızlar kadar gerçekler.Karadelikler, doğrudan gözlenemeseler de onlar hakkında birçok şey biliyoruz. Bu gökcisimlerinin, sanki bilimkurgu romanlarından fırlamamışlar gibi, çok ilginç özellikleri var.

Karadeliklerin var olabileceği düşüncesi, 200 yıldan daha eskiye gider. 1874'te, bir İngiliz din adam JohnMichell, kütleçekiminin ışık üzerinde etkisinin olup olamayacağını merak ediyordu. Ona göre, bazı yı ldızlar o kadar büyük ve buna bağl olarak da o kadar büyük kütleli olabilirdi ki, ışık bile onlardan kaçamazdı . John Michell'e göre, 500 güneş çarpı bir yıldız, ışığının kaçmasını engelleyecek kadar güçlü bir kütleçekimine sahip olabilirdi. Ne var ki, bu kadar büyük bir yıldız gerçekte varolamazdı . Bundan birkaç yıl sonra, ünlü Fransız matematikçi Pierre Simon de Laplace, aynı kanıya vardı . Michellve Laplace` ın kaynaklar , hiç kuşkusuz, Isaac Newton'un çalışmalarıydı . Newton, cisimlerin yere düşmesinin nedeninin, bu cisimlerin üzerinde etki eden ve kütleçekimi olarak tanı mlanan, görünmez bir kuvvet olduğunu açıklamıştı . Newton'un, ağaçtan yere düşen bir elmayı izledikten sonra bu kanıya vardığı söylenir. Newton, kütleçekimini keşfetmekle kalmamış, iki cisim arasındaki uzaklık arttıkça aralarındaki kütleçekim kuvvetinin azaldığını da keşfetmişti. iki cisim arasındaki uzaklık iki katına çıktığında, kütleçekimi dörtte bire iniyordu. Ayrıca, Newton'un farkettiği bir başka gerçek de, kütlesi olan her cismin bir kütleçekiminin olduğu, yani bir başka cismi çektiğiydi. Kütleçekiminin keşfedilmesi, bilim adamlarının yıldızların ve gezegenlerin hareketlerini anlamasını sağladı . Bir cismin kütleçekiminin büyüklüğünün, kütleye ve uzaklığa bağlı olduğunu biliyoruz. Ancak, uzaklığı hesaplarken, cismin kütle merkezine olan uzaklığını ele almak gerekiyor. Dünya gibi küresel cisimlerde bu, tam merkezdedir. Biz gezegenimizin yüzeyinde durduğumuza göre, Dünya'nı n kütle merkezine olan uzaklığımız onun yarı çapı kadardır. Dünya'nın yerçekimi kuvveti dev yıldızlarınkiyle karşılaştırılamaz; ancak, onun çekiminden kurtulup uzaya gidebilmek için bile epeyce enerji harcamamız gerekir. Olduğunuz yerde zıpladığınızda, ne kadar yükselebildiğinize dikkat ettiniz mi?

Bir metre, belki yarım metre bile değil. Bütün gücünüzü kullansanız bile çok da fazla değişmez bu. Eğer bir cismin kütleçekiminden kurtulmak istiyorsanız, bu cismin kütleçekiminin büyüklüğüne bağlı olarak belli bir hızla zıplamanız gerekir.Örneğin, Dünya'nın kütleçekiminden kurtulup uzaya gitmek isterseniz, zıpladığınızda hızınızın saatte yaklaşık 40.000 km olması gerekir.

Yıldızdan Karadeliğe

Bir yıldızın evriminden söz edilirken, onun da bizler gibi doğduğu, geliştiği ve öldüğü anlatılır. Yıldızlar, büyük oranda hidrojenden oluşan evrendeki gazın ürünüdür. Yıldızlar, evrende bu gazın yoğun olarak bulunduğu ve bulutsu ad verilen yerlerde doğarlar.Bulutsulardaki gazın bir araya gelip yıldızları oluşturmasınndaki etken de kütleçekimidir. Giderek sıkışan gazın en yoğun yeri olan çekirdeği, sıkışmayabağlı olarak zamanla ısınır. Sıcaklık yaklaşık 10 milyon dereceye ulaştığında, hidrojen atomlar birleflerekhelyuma dönüflmeye bafllar ve bu s rada bir yanürün olarak çok miktarda enerji ortaya ç kar. Bu enerji, kütleçekiminin ters yönünde bir kuvvet uygular ve yıldız daha fazla çökmekten kurtulur.Bu aşamada, yıldız doğmuş kabul edilir. Ortalama bir yıldız, milyarlarca yıl bu aşamada kalır; yani yaşar.Yıldızın yakıtı azaldığında, merkezinde de önemli miktarda çekirdek tepkimeleriyle meydana gelmiş madde oluşturmuştur. Bu madde, yıldızın büyüklüğüne bağlı olarak demir ve ondan hafif elementleri içerebilir. Yıld z, yakıtını tüketmeden önce, merkezindeki basınç ve sıcaklık arttığı için şişmeyemeye başlar. Yıldızın dış katmanları uzaya doğru itilir ve çap önceki çapının yüz katından fazla artar.Yaşamlarının bu son aşamasınndaki yıldızlara kırmızı dev denir. Genişledikçe yüzeyleri soğuyan yıldızlar, gerçekten de kırmızı görünür. Yıldızın yakıtı tükendiğinde, artık çekirdekteki enerji kaynağıda tükenmiş olur.

Yıldız, artık kütleçekimini dengeleyen bir kuvvet olmadığından aniden çöker. Bu sırada, dış katmanlardaki maddenin bir bölümünü uzaya savurur. (Çok büyük kütleli yıldızlarda, bu olay çok güçlü bir patlamayla gerçekleşir ve yıldız bir süpernova olur.) Artık yıldız ölmüştür. Ancak, bizim asıl ilgimizi çeken bundan sonra neler olacağı .Aslında bundan sonra neler olacağı en baştan bellidir. Çünkü, ne olacağını yıldız n kütlesi belirler. Eğer bu yıldız bizim Güneş'imiz gibi küçük kütleli bir yıldızsa, yıldızın sonu bir beyaz cüce olmaktır.Bir beyaz cücenin bir çay kaşığı kadarı tonlarca kütleye sahiptir. Yıldızın, tepkimelerin meydana geldiği çekirdeği, 1,4 güneş kütlesinden fazlaysa, madde sadece nötronlardan oluşmuş bir nötron yıldızna dönüşür. Nötron yıldızı o kadar s kışıktır ki, atomlar oluşturan elektron ve protonlar da birleşerek nötronlara dönüşürler.

Bu aşamada birbirleriyle omuz omuza duran nötronlar, kütleçekimine karşı koyabilirler. Bir nötron yıldızından bir toplu iğne başı kadar madde alabilseydiniz, bunun kütlesi Dünya'nın en büyük tankerinin iki katına yakın olurdu. Yani, yaklaşık bir milyon ton! Bir nötron yıldızını oluşturan nötronları n, kütleçekimine karşı koyabildiklerini söylemiştik.Ancak, bunun da bir sınrı var. Yani, kütleçekimi her zaman galip geliyor. Yeter ki yeterince madde bulunsun. Yıldızdan geriye kalan maddenin kütlesi üç güneş kütlesini aştığında, nötronlar da artık bu kuvvete karşı koyamıyorlar. Artık kütleçekimi zaferi elde ediyor ve madde evrendeki bilinen en gizemli ve karanlık gökcismine, yani bir karadeliğe dönüşüyor.

Karadeliklerin, gökadaların oluşumunda rol oynadıklar düşünülüyor. Birçok gökadanın merkezinde çok büyük kütleli karadelik bulunuyor.Gökadamız Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin kütlesi yaklaşık 2,5 milyon güneş kütlesi kadar. İnanılmaz geliyorsa, bir de yakınımızdaki gökadalardan biri olan dev gökada M87'ninmerkezindeki karadeliğe bakın. Bu gökadanın merkezindeki karadelik üç milyar güneşli kütlesinde!

Küçük Devler

Kütleçekiminin kütle merkezinden uzaklaştıkça azaldığını söylemiştik. O halde, bir gökcismi çöktükçe yüzeyindeki kütleçekimi artar.Cisim ne kadar küçülürse yüzeyi merkeze o kadar yaklaşır. Bu da bir cismin, bu gökcisminin kütleçekiminden kurtulması için gereken hızın artmasını gerektirir.Güneş'in kütleçekiminden kurtulmak için gereken kaçış hızı ,yüzeyinde saniyede 620 km'dir.Güneş'in çapın öncekinin yarısı kadar olacak şekilde sıkıştırırsanız, kütlesi artmadığı halde yüzeyindeki kütleçekimi öncekinden % 40 fazlaolacaktır. Güneş'in çapını Dünya'nın çapıyla eşit büyüklüğe getirirseniz, kaçış hızı saniyede 6500 km'ye çıkar. Gerçekte kütlesi yeterli değil, ama bir an için Güneş'in nötron yıldızına dönüştürdüğünü düşünelim. Bu durumda, kaç hızı ışık hızının (saniyede 300.000 km) yarısından fazla olur. Bir cismi öyle bir sıkıştıralım ki, ondan kaçmak için gereken hız ışık hızından fazla olsun. Burada, bir sorunla karşılaşıyoruz. Fizik kurallar gereği, hiçbir şey ışık hızından daha hızlı gidemez. Bu da, böylebir cisimden hiçbir şeyin, hatta ışığın bile kaçamayacağı anlamına gelir. Gerçekte, bir yıldızın karadelik olabilmesi için, yıldız öldükten sonra geriye kalan maddenin en azından 3 güneş kütlesinde olması gerekiyor. Beyazcüce, nötron yıldızı ya da karadelik olsun, bize en olağanüstü gelen şey, nasıl olup da maddenin bu kadar sıkıştırılabildiği. Eğer Dünya'yı yeterince sıkıştırabilseydik, 1 santimetreden daha küçük çaplı bir karadelik olurdu. Üstelik bu da onun çapı değil, "olay ufku" olacaktı . Olay ufku, içine düşen hiçbir şeyin kaçamayacağı bölgenin adı . Daha iyi anlamak için, bir karadeliğe doğru düşen bir cisim düşünün. Bu cisim, olay ufkuna geldiğinde, buradaki kütleçekimi ancak ışık hızıyla giden bir cismin kaçabilmesine olanak tanır. Olay ufku geçildiğindeyse, ışık hızından daha hızlı hareket edilemeyeceğinden buradan kaçmak olanaksız olur. işte karadelikler bu nedenle içlerine düşen, daha doğrusu olay ufkunu geçen hiçbir şeyin geri dönemeyeceği gökcisimleridir.

İçeride Neler Oluyor?

Peki, olay ufkunun içinde ne olduğunu biliyormuyuz? Bu soru, yanıtlanması pek de kolay olmayan bir soru; ancak matematikçiler ve fizikçiler burada neler olup bittiğini açıklığa kavuşturmak için epeyce uğraşıyorlar. Karadeliği oluşturan maddeyi, artık çapıyla nitelemek olası değil. Ölmüş yıldızdan kalan bütün madde, "tekillik" denen, yoğunluğun sonsuz olduğu bir noktada toplanmış durumda. Artık, madde uzayda bir hacim bile kaplamıyor. Bu, kütleçekiminin maddeye karşı kesin zaferi olarak nitelendirilebilir. Bütün karadelikler, temelde merkezdeki tekilliği çevreleyen olay ufkundan oluşuyor. Ancak, karadeliklerin merkezindeki tekilliğin nokta biçimli olabilmesi gibi, halka biçimli olabilmesi de sözkonusu. Nokta biçimli tekillik, dönmeyen, durağan karadeliklerde bulunuyor. Halka biçimli tekillikse,dönen karadeliklerde bulunuyor. Halka biçimli karadeliklerde de halkanın yoğunluğu sonsuz. Yani,sonsuz incelikte bir halka bu.

Göreviniz Tehlike

Karadelikler evrende o kadar az yer kaplarlar ki,onlardan birinin içine düşmemiz neredeyse olanaksız. Ancak, bilimkurgu filmlerinde görmeye alışık olduğumuz gibi bir senaryo düşünebiliriz.Uzay gemisiyle yolculuk ediyorsunuz ve göreviniz bir karadeliği incelemek. Uzay geminizi karadeliğe güvenli bir uzaklıkta park ediyorsunuz ve içinizden cesur bir astronot karadeliği keşfe gidiyor. Uzaygemisindeki en cesur astronot sizsiniz.Kendinizi karadeliğin kütleçekimine bırakıyor ve giderek hızlanacak biçimde karadeliğe doğru ilerliyorsunuz. Karadeliğin olay ufkuna yaklaşana kadar olağandışı bir şey hissetmiyorsunuz. Ancak,olay ufkuna geldiğinizde, birinin sizi sanki ayaklarınızdan aşağıya doğru çektikini hissetmeye başlıyorsunuz. Ayaklarınız, başınızın çekildiği kuvvetten daha büyük bir kuvvetle içeri doğru çekiliyor. Küçük kütleli bir karadelikte, bu etki çok güçlüdür. Karadeliğin kütlesi arttıkça, bu etki azalır. Çünkü, karadeliğin çekim kuvvetindeki değişim daha yumuşak bir geçiş yapar. Yani,ayakların zdaki kuvvetle başınızdakii arasındaki fark dayanılabilir ölçüdedir. Neyse ki siz bunu bilerek,yaklaşık 10 milyon güneş kütlesindeki dev bir karadeliğe yaklaşmayı seçtiniz. Olay ufkunu geçtiniz ve artık geri dönüş yok.Olay ufkunun içini dışarıdan göremiyordunuz ama içeriden dışarıyı görmeniz için herhangi bir engel yok. Çünkü dışarıdan içeriye ışığın girmesi serbest. Ne var ki, dışarı baktığınızda, oradaki cisimleri oldukça ilginç görüyorsunuz.Einstein' n genel görelilik kuramına göre, kütlesi olan her cisim uzay-zamanın eğilmesine yol açıyor.Güneş: Uzay-zamanda sığ bir çukur oluşturur.Beyaz Cüce: Güneş'e oranla çok daha yoğundur ve uzay-zamanda görece sığ bir çukur oluşturur.Nötron Yıldızı: Uzay-zamanda derin ve kenarları dik bir çukur oluşturur. İçine düşen cisimlerin hızı ışık hızının yarısına ulaşır. Karadelik: Bir karadelik uzay-zamanda öylesine derin bir bükülmeye yol açar ki, oluşturduğu çukur dipsiz bir kuyu gibidir. Karadeliğe yaklaşan bir cisim, onun güçlü kütleçekimiyle karşılaşır. Olay ufkunu geçtikten sonra, arıtık geri dönüş yoktur.

Einstein ve çalışma arkadaşı Nathan Rosen, karadeliklerin, başka bir evrene, bizim evrenimizden başka bir yere yada başka bir zamana açılabilecek kapılar olabileceğini öne sürdüler.Kuramsal olarak bu model kanıtlanabiliyor.Karadelikten giren cisim, ''akdelik'' olarak adlandırılan bir başka yerden çıkıyor.Karadelik ve akdeliği birebirine bağlayan evrensel otoyola ''kurtdeliği'' deniyor.Karadelik ve akdelik, her ikisi de tek yönlü kapılardır.

Gördüğünüz, bu cisimlerin sanki kahkaha aynasından yansıyan görüntüleri. Bunun nedeni, karadeliğin çok güçlü kütleçekiminin dışarıdan gelen ışığın bükülmesine yol açması . Olay ufkunun içinde ilerlerken, merkezdeki tekillik gözünüze ilişiyor. Ancak, içinde bulunduğunuz dönen bir karadelik. Yani, tekillik nokta değil halka biçiminde. Eğer böyle olmasaydı , nokta tekilliğin içinde kaybolup gidecektiniz. Burada, Einstein ve çalışma arkadaşları Nathan Rosen' n, böyle bir karadeliğin bir başka evrene aç labileceğini öne sürmüş olduğu aklınıza geliyor.Bu kuramsal otoyola Einstein-Rosen Köprüsü ya da"kurt deliği" deniyor. Yani, yolculuğunuz karadeliğin içinde bitmiyor. Halka biçimli tekilliğin ortasından geçerken, kendinizi bir anda başka bir evrende buluyorsunuz. Bu evrene açılan kapıya "akdelik"deniyor. Bazen akdelik başka evrene değil, bizim evrenimizde başka bir yere ya da farklı bir zamana açılabiliyor. Düşünsenize, normalde ışık hızıyla bile milyarlarca yılda gidilebilecek, belkli de başka türlü gidilemeyecek başka evrenlere göz açıp kapayıncaya kadar gidiveriyorsunuz. Siz karadeliğin içine yaptığnız yolculuğun heyecanına kapılmışken, büyük olasılıkla dışardaki arkadaşlarınızın neler yaptığını aklınızdan bile geçirmediniz. Uzaktan merakla sizi izleyen arkadaşlarınız, olay ufkuna yaklaştkça giderek yavaşladığınız gördüler. Bunun nedenini Einstein'in genel görelilik kuram açıklıyor. Bu kurama göre,kütlesi olan her cisim, uzay-zaman denen dörtboyutlu, yani üç uzay boyutu (en, boy ve derinlik) ve zamandan oluşan dokuyu tıpkı ağır bir cismin üzerine konulduğu gergin bir çarşafmışcasına çukurlaştırıyor. Kütle ne kadar büyükse, çukur o kadar derinleşiyor. Bir karadelikteyse, bu çukur dipsiz bir kuyuyu andırıyor. Siz karadeliğe doğru ilerlerken, uzay/zamandaki eğrilikten dolayı , aslında size göre normal ilerleyen zaman, onlara göre çok yavaşlıyor. Yani size göre olaylar normal akışında sürerken, onlar sizin için zamanın çok yavaşladığını görüyorlar. Bu durumda onlar sizden çok daha hızlı yaşamış oluyorlar. Siz karadeliğe yaklaştıkça bu etki artıyor. Genel görelilik kuramı gereği, arkadaşlatınız sizin karadeliğe düştüğününüzü hiçbir zaman göremeyecek.

Eğer siz, karadeliğin yakınından bir yerden dönmeye karar verip de dönebilseydiniz,arkadaşlarınızı sizden daha yaşlı bulacaktınız. Biraz karmaşık gibi görünse de genel görelilik kuramına göre bu gerçek.Görünmeyeni Görmek!Peki, evrendeki en karanlık gök cisimleri olan karadeliklerin varlığını nasıl bilebiliyoruz? Onları doğrudan göremediğimiz doğru. Ancak, onların varlığını hem matematiksel kuramlarla, hem de gözlemlerle kanıtlayabiliyoruz. Karadelikler, evrenin ilk yerlilerinden. Yani daha gökadalar bile oluşmadan evrende karadeliklerin oluştuğu düşünülüyor. Karadelikleri ele veren, çok güçlü kütleçekimleri.Bu kütleçekimi karadeliğin çevresinde bazı etkilere yol açabiliyor. Örneğin, bir karadeliğin içine düşmekte olan madde çeşitli dalgaboylarında çok güçlü ışıma yapıyor. Evrendeki en parlak cisimler olan kuazarların, içine yoğun bir madde akışı olan karadelikler nedeniyle oluştuğu düşünülüyor. Bir karadelik, güçlü kütleçekimiyle, yakınından geçen ışığı bir mercek gibi kırar. Eğer karadelik parlak bir gökcisminin, örneğin bir gökadanın önündeyse, bu gökadadan bize gelen ışıkta baz sapmalar olur ve gökadanın şeklinde bozukluk oluşur ya da gökada birkaç taneymşl gibi görünür. şimdiye kadar hiçbir akdelik gözlenmiş değil.Gökbilimciler, eğer varsa, akdeliklerin kolayca kendilerini yok edebileceğini düşünüyorlar.Bunların hepsi bilimkurgu gibi değil mi? Kurtdelikleri, akdelikler ve karadeliklerle ilgili öteki bilgilerimiz, matematiksel verilere dayanıyor.Yani, tüm bunlar kuramsal olarak olanaklı görünüyor. Ancak, bilimadamları yine de bu konulara biraz temkinli yaklaşıyorlar. Yani, matematiksel olarak olanaklı olmaları , onların mutlaka doğada da bulunacaklar anlamına gelmiyor. Karadeliklerin varlığıysa gerçek. Onlar hakkında birçok şeyi biliyoruz. Ancak, gizemlerini koruduklarıda açık.

Beynimizdeki Dunya

Odanızın penceresinden dışarıdaki manzarayı seyrettiğinizde, hayatınız boyunca aldığınız telkinden dolayı, bu manzarayı gözlerinizle gördüğünüzü zannedersiniz. Oysa gerçek böyle değildir. Çünkü siz gözlerinizle dışarıdaki bir manzarayı görmezsiniz. Siz, beyninizin içinde oluşan manzaraya ait görüntüyü görürsünüz. Bu bir tahmin ya da bir felsefe değil, bilimsel bir gerçektir.


Görme olayının nasıl gerçekleştiği hatırlandığında bu konu daha açık olarak anlaşılacaktır. Göz, sadece, kendisine ulaşan ışığı, retinasındaki hücreler sayesinde elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir. Bu elektrik sinyali ise, beyninizdeki görme merkezinize ulaşır. Daha sonra bu elektrik sinyalleri, pencerenizden gördüğünüz manzaranın görüntüsünü oluştururlar. Sonuç olarak, görüntünün oluştuğu yer beyninizdir.

Ve siz beyninizin içindeki manzarayı görürsünüz, evininizin dışındaki manzarayı değil. Örneğin aşağıdaki resimde, pencereden bakan insanın gözüne dışarıdan "ışık" ulaşmaktadır. Bu ışık, gözdeki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülerek, bu insanın beyninin arka kısmında yer alan küçücük görme merkezine gelir. Ve bu elektrik sinyalleri, beyinde bir manzara görüntüsü oluşturur. Gerçekte, beynimizin içi açılsa, burada bu manzaraya ait bir görüntü bulamayız. Ancak, beynimizin içindeki bir şuur, beyne gelen elektrik sinyallerini manzara olarak algılar. Peki beynin içinde, gözü, göz hücreleri, retinası olmadan, elektrik sinyallerini bir manzara olarak algılayan şuur nedir, kime aittir?

Aynı durum okumakta olduğunuz bir kitap için de geçerlidir. Gözlerinize gelen ışığın elektrik sinyallerine çevrilerek beyninize ulaşması sonucunda, beyninizde bu kitabın görüntüsü oluşur. Yani kitap sizin dışınızda değil, içinizde, beyninizin arka kısmındaki görme merkezinizdedir. Belki kitabın sertliğini elinizde hissediyor olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa, bu sertlik hissi de aynı görme algısında olduğu gibi beyninizde meydana gelmektedir. Parmak uçlarınızdaki sinirler uyarıldığında, bu uyarı elektriksel bir bilgiye dönüşerek, bu kez beyninizdeki dokunma merkezinize ulaşır. Ve siz beyninizde kitaba dokunduğunuza ve onun sertliğini, sayfalarının kayganlığını, kapağındaki kabartmaları, kağıt kenarlarının keskinliğini algıladığınıza dair hislere sahip olursunuz.

Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içindeki dokunma hissini algılarsınız. Üstelik bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemezsiniz. Siz sadece beyninizde oluşan kitap görüntüsü ile muhatap olabilirsiniz. Bu kitabın bir yazar tarafından yazılmış olması, bir bilgisayarda sayfa düzeninin yapılmış olması veya bir matbaada basılmış olması sizi yanıltmasın. Çünkü birazdan anlatılacaklar, bu kitabın her aşamasında yer alan insanların, matbaanın, bilgisayarların gerçekte, sizin beyninizde oluşan görüntüler olduğunu ve asıllarının dışarıda olup olmadığını asla bilemeyeceğinizi size gösterecektir.

Sonuç olarak, biz gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz herşeyi beynimizin içinde yaşarız. Bu teknik bir gerçektir ve bilimsel deliller neticesinde itiraza veya tartışmaya açık bir konu değildir. Asıl önemli olan nokta ise, bu teknik gerçeğin bizi ulaştırdığı ve yukarıda sorulan sorudur:

Beynimizin içinde bir gözü olmadan, pencereden görünen manzarayı izleyen, bu manzaradan zevk alan, heyecan duyan kimdir? Bu önemli sorunun cevabı da ilerleyen sayfalarda verilecektir.

Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz herşeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz örneğin bir kitap görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını duyabiliriz.

Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu, bizden 30 cm uzaklıktaki kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim içimizde gerçekleşen olaylardır. Kitabın görüntüsünden yaprakların hışırtısına kadar herşey içimizde, beynimizde meydana gelir.

Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Bu, felsefi bir görüş değildir; algılarımızın işleyişi ile ilgili bilimsel bir açıklamadır. Örneğin Mapping The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında bilim yazarı Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklar:

Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı görevi görürler: kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir, veya Beethoven'ın Beşinci Senfonisinin ilk notası değildir - sadece bir elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik sinyallerine dönüştürürler.

Öyle ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir formda beyine elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diğerinin kokuya dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini etkilediğine bağlıdır.1

Yukarıdaki açıklamalar çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir: Bizim dünya hakkında algıladığımız tüm hisler, görüntüler, tadlar ve kokular, aslında aynı malzemeden, yani elektrik sinyallerinden meydana gelmektedirler. Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, bu sinyalleri koku, tat, görüntü, ses veya dokunma olarak yorumlayan ise beyindir. Beyin gibi ıslak bir etten oluşan bir maddenin, hangi elektrik sinyalini koku, hangisini görüntü olarak yorumlayacağını bilmesi, aynı malzemeden birbirinden çok farklı duyular ve hisler meydana getirmesi ise büyük bir mucizedir.

Şimdi bu büyük mucizenin nasıl gerçekleştiğini, yani "dünyayı nasıl algılıyoruz?" sorusunun cevabını tüm algılarımız için tek tek inceleyelim.

Gören Gözlerimiz Değildir, Görüntü Beynimizde Oluşur

Hayatımız boyunca aldığımız telkinle, tüm dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Hatta "gözlerimiz dünyaya açılan pencerelerimizdir" diyebiliriz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre gerçek böyle değildir; çünkü biz gözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece "görme olayının" gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini lise bilgilerimizden hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz.

Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.

Örneğin biz bir çocuk parkında oyun oynayan çocukları izlediğimizde, bu çocukları ve parkı gözlerimizle görmeyiz; çünkü bu manzaraya ait görüntü gözümüzün önünde değil, beynimizin arka tarafında oluşur.

Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir. Eye and Brain (Göz ve Beyin) kitabının yazarı R. L. Gregory bunu fark etmiş kişilerden biri olarak görme sistemindeki muhteşem yapıyı şöyle ifade eder:

görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.2

Tüm bunlar bizi hep aynı gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa, dünya herşeyiyle bizim içimizdedir. Biz, dışımızda sandığımız dünyayı aslında içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktada görürüz. Örneğin, bir holding patronu, holding binasını, şehir dışındaki fabrikasını, otoparktaki arabasını, deniz kıyısındaki yalısını, marinadaki yatını, emrinde çalışan yüzlerce insanı, avukatlarını, ailesini, dostlarını hep kendi bedeninin dışında bulunan varlıklar olarak düşünür. Oysa bunların hepsi, bu kişinin kafatasının içinde, beyninin arka tarafındaki küçücük bir bölgede oluşan görüntülerdir.

Söz konusu kişi bu gerçeği bilmez, bilse de düşünmek istemez. Ama son model arabası ile geldiği holdinginin önünde gururla dururken esen hafif bir rüzgar gözüne toz kaçmasına neden olsa, bu gerçeği hemen anlayabilir. Tozdan dolayı kaşınan sağ gözünü, gözü açıkken hafifçe kaşıdığında holding binasının yukarı aşağı veya sağa sola doğru gidip geldiğini görecektir. İşte o zaman düşünen bir insan, gördüğü görüntünün kendi dışında sabit bir varlık olmadığını anlar. Çünkü gözünü kaşımasıyla görüntü gidip gelmektedir.

Sonuç olarak şu bir gerçektir ki, her insan hayatı boyunca gördüğü herşeyi beyninde görür ve hiçbir zaman gördüklerinin asıllarına ulaşamaz. Gördükleri, dışarıda var olduğunu varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın aslına uygun olup olmadığı, dahası bir aslının var olup olmadığı ise bizim bilgimizin dışındadır.

Bir materyalist olmasına rağmen, Alman psikiyatri ve nöroloji profesörü Hoimar von Ditfurth, bu bilimsel gerçek hakkında şunları söyler:

Argümanlarımızın hareket ettirici kolunu nereye yerleştirirsek yerleştirelim, sonuç değişmiyor: Etiyle kemiğiyle karşımızda duran, gözümüzün gördüğü şey, "dünya" değildir, sadece onun imgesidir; bir benzeridir; orjinalle ne kadar örtüştüğü tartışılır bir izdüşümüdür.3

Örneğin şu anda başınızı kaldırıp içinde bulunduğunuz odaya baktığınızda gördüğünüz, sizin dışınızdaki oda değildir. Siz odanın, beyninizin içinde oluşan kopya görüntüsünü görürsünüz. Ve hiçbir zaman bu odanın aslını duyularınız aracılığı ile görmenize imkan yoktur.

Kapkaranlık beyninizin içinde aydınlık ve rengarenk bir görüntü nasıl oluşur?

Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta daha vardır; kafatası ışığı içeri geçirmez. Yani beynin bulunduğu yer kapkaranlıktır, dolayısıyla beynin, ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir. Ancak siz, mucizevi bir şekilde bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dünyayı seyredersiniz. Rengarenk bir doğa, ışıl ışıl bir manzara, yeşilin her tonu, meyvelerin renkleri, çiçeklerin desenleri, güneşin parıltısı, kalabalık bir sokaktaki tüm insanlar, trafikte hızla yol alan araçlar, bir alışveriş merkezindeki yüzlerce çeşit kıyafet olmak üzere herşey bu zifiri karanlık yerde oluşur.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda alev alev yanan bir mangal ateşi olduğunu düşünelim. Bu mangalın karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, mangaldan gelen ışığın, parıltının ve sıcaklığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olamaz. Mangaldaki alevin ışığını ve sıcaklığını hissettiğimiz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır ve ısısı hiç değişmez. Kapkaranlık beynin içinde, elektrik sinyallerinin, rengarenk, ışıltılı, aydınlık bir görüntüye dönüşmesi olağanüstü büyük bir mucizedir. Bu olayın üzerinde derin düşünen insan, karşılaştığı harikuladelik karşısında büyük bir hayranlık duyacaktır.

Işık da beynimizde oluşur

Görme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatırken, hep dışarıdan gelen ışığın, gözümüzdeki hücreleri harekete geçirdiğini ve bu hareketlenmenin görüntünün oluşmasına neden olduğunu belirttik. Ancak, burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha bulunmaktadır. Gerçekte, beynimizin dışında, bizim tanıdığımız anlamda ışık da yoktur. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız ışık, yine beynimizde oluşur. Dış dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir). Bu elektromanyetik dalgalar veya fotonlar, retinayı uyardığında, bizim bildiğimiz "ışık" oluşur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir:

Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözüne, retinanın uyarımından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.4


Beynin içi kapkaranlıktır.
Işık beynin içine ulaşmaz.

Sonuç olarak, ışık gözümüze gelen bazı elektromanyetik dalgaların veya parçacıkların bizde oluşturduğu etki ile meydana gelmektedir. Yani dışarıda, beynimizdeki görüntüyü oluşturacak bir ışık da yoktur. Sadece bir enerji vardır. Ve bu enerji, gözümüze ulaştığında biz rengarenk, ışıl ışıl, parlak, aydınlık bir dünya görürüz.

Renkler de beynimizde oluşur

Biz doğduğumuz andan itibaren çevremizde renkli bir dünya görür, rengarenk bir ortamla muhatap oluruz. Oysa evrende tek bir renk dahi yoktur. Renkler beynimizin içinde oluşur. Dışarıda sadece farklı dalga boylarına sahip elektromanyetik dalgalar vardır. Gözümüze ulaşan, bu farklı dalga boylarındaki enerjidir. Yukarıda da belirtildiği gibi biz buna ışık deriz, ancak bu bizim bildiğimiz anlamda parlak, aydınlık bir ışık değildir, sadece bir enerjidir. Beynimiz, bu farklı dalga boylarına sahip enerjiyi yorumladığında biz bunları "renkler" olarak görürüz. Oysa ne denizler mavi, ne çimenler yeşil, ne toprak kahverengi, ne de meyveler renklidir. Onlar, sadece beynimizde öyle algıladığımız için öyledirler. Bilinç ve beyin konusunda yazdığı kitapları ile tanınan Daniel C. Dennet, bu gerçeği şöyle özetler:

TÜM RENKLER BEYNİMİZDE OLUŞUR, DIŞ DÜNYADA RENK YOKTUR.
Dış dünyada renk yoktur. Renkler sadece bakan kişinin gözünde ve beyninde oluşur. Dış dünyada sadece farklı dalga boylarında enerji bulunmaktadır. Bu enerjiyi renge dönüştüren beynimizdir.

Ortak kanıya göre bilim, renkleri fiziksel dünyadan kaldırmış ve yerine sadece renksiz, farklı dalga boylarındaki elektromanyetik ışınları bırakmıştır.5

Dennet, beyinle ilgili bir kitabında, renklerin meydana gelişi hakkında ise şunları söylemektedir:

Dünyada renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının rengi yoktur.6

Bu bilimsel gerçeğin daha iyi anlaşılması için renkleri nasıl gördüğümüzü kısaca inceleyelim.
Güneşten gelen ışıklar bir cisme çarptıklarında, her cisim ışığı farklı dalga boyunda yansıtır. Bu farklı dalga boylarındaki ışık göze ulaşır. (Burada ışık olarak bahsedilenin, aslında elektromanyetik dalgalar ve fotonlar olduğunu, bizim tanıdığımız ışığın sadece beynimizde oluştuğunu unutmamak gerekir.) Rengin algılanması gözün retina tabakasındaki koni hücrelerinde başlar. Retinada, ışığın belli dalga boyuna tepki veren üç ana koni hücre grubu vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı, ikincisi mavi, üçüncüsü ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni hücresinin farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı renk tonu ortaya çıkar. Ancak, ışığın koni hücrelerine ulaşması renklerin oluşması için yeterli değildir. Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacı Jeremy Nathans, gözdeki hücrelerin renkleri oluşturmadığını şöyle belirtir:


Beynimizin dışında ışık ve renkler yoktur. Renkler ve ışık beynimizde oluşur.
Gözün retine tabakasında, ışığın belli dalga boyutuna tepki veren üç ana koni hücre grubu vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı, ikincisi mavi, üçüncüsü ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni hücresinin farklı oranlarda uyrılmaları sonucunda biz milyonlarca farklı renk tonuna sahip bir dünya görürüz.

Allah'ın kusursuz yaratışı ile, elektrik sinyallerini milyonlarca renk tonundan oluşan, ışıl ışıl, rengarenk bir dünya olarak görür ve bu gördüklerimizden zevk alırız. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken olağanüstü bir mucizedir.

Bir koni hücresinin tek yapabildiği, ışığı yakalayıp yoğunluğu hakkında bilgi vermektir. Renk hakkında size hiçbir şey söylemez.7

Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. İşte hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın oluştuğu yer beyindeki bu özel bölgedir.

Dolayısıyla beynimizin dışında renkler yoktur, ışık da yoktur. Sadece elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar şeklinde hareket eden bir enerji vardır. Hem renkler hem de ışık sadece bizim beynimizdedir. Yani biz bir gülü kırmızı olduğu için kırmızı renkte görmeyiz. Bizim bir gülü kırmızı görmemizin nedeni, retinamıza çarpan enerjinin, beynimiz tarafından kırmızı olarak yorumlanmasıdır.

Renk körlüğü, renklerin beynimizde oluştuklarının önemli delillerindendir. Bilindiği gibi gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk renk körlüğüne sebep olur. Bu durumda birçok insan yeşil ile kırmızıyı birbirinden ayırt edemez. Bu durumda dışarıdaki nesnenin "renkli" olup olmaması önemli değildir. Çünkü biz nesneleri onlar renkli olduklarından dolayı renkli görüyor değiliz. Burada varmamız gereken sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış dünyada" değil beynimizdedir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaşamayacağımız için maddelerin ya da renklerin varlığını da bilemeyiz. Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir:

Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve 'şeyler' ancak bizim zihnimizde vardır...8


Üstteki resimde sol taraftaki yeşil alanlar daha koyu, sağdakiler daha açık yeşil olarak görünmektedir. Oysa her iki taraftaki yeşilin tonu -aşağıda da göreceğiniz gibi- birbirinin aynısıdır. Ancak yeşillerin arasındaki kırmızı ve turuncu renkler, gözümüzü aldatmakta ve renklerin tonlarını olduğundan farklı görmemize neden olmaktadır. Bunungösterdiği önemli gerçek şudur : Biz maddenin aslını değil, sadece beynimizdeki yorumunu görürüz.






Duyma işlemi de aynı görme gibi gerçekleşir. Diğer bir deyişle dış dünyaya ait görüntüleri nasıl beynimizin içinde görüyorsak, sesleri de beynimizin içinde duyarız. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde birkaç konaklamadan sonra mesajlar, son olarak bu sinyallerin işleme koyulup yorumlandığı duyma merkezine iletilirler. Böylece duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir.

Dolayısıyla, beynimizin dışında sesler değil, ses dalgaları olarak bilinen fiziksel titreşimler vardır. Bu ses dalgalarının sese dönüştüğü yer ise dışarısı veya kulağımız değil, beynimizin içidir.

Yani gören gözlerimiz olmadığı gibi, duyan da kulaklarımız değildir. Örneğin, en yakın arkadaşınızla sohbet ederken, arkadaşınızın görüntüsünü beyninizde izler, sesini de beyninizin içinde dinlersiniz. Ve nasıl beyninizdeki görüntü üç boyutlu, derinlik hissi ile oluşursa, arkadaşınızın sesi de size derinlik hissini onaylayacak şekilde gelir. Örneğin arkadaşınızı sizden uzakta görüyorsanız veya arkanızda bir yerde oturuyorsa, sesinin de yerine göre derinden veya çok yakınınızdan ya da arkanızdan geldiğini zannedersiniz. Oysa arkadaşınızın sesi ne arkanızda ne de uzağınızdadır. Arkadaşınızın sesi, sizin içinizde, beyninizdedir.

Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesivasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulakise aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulakta bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir.

Duyduğunuz sesin aslı konusundaki olağanüstülükler bu kadar da değildir. Beyin nasıl ışığı geçirmiyor ise, sesi de geçirmez. Yani beyne hiçbir zaman hiçbir ses ulaşmaz. Dolayısıyla duyduğunuz sesler ne kadar gürültülü de olsa beyninizin içi tamamen sessizdir. Oysa bütün bu gürültüyü, en net sesleri, beyninizde dinlersiniz. Öylesine bir netliktir ki bu, sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herşeyi duyar.

Ses geçirmeyen, derin bir sessizliğin hakim olduğu beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans ve desibel aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Sevdiğiniz bir sanatçının konserine gittiğinizde tüm salonu çınlatan o güçlü ses de aslında beyninizdeki derin sessizliğin içinde oluşur. Kendi kendinize yüksek sesle şarkı söylediğinizde de bunu yine beyninizde dinlersiniz. Oysa o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada tamamen sessizliğin hakim olduğu görülecektir. Bu, çok olağanüstü bir durumdur. Beyninize gelen elektrik sinyalleri, ses olarak, örneğin bir stadyum dolusu insanın eşlik ettiği bir grubun konseri olarak beyninizde dinlenmektedir.


Beyin ışığı geçirmediği gibi, seside
geçirmez. Dolayısıyla biz ne kadar
yüksek bir gürültü duyarsak duyalım, beynimizin içi sessizdir. Ancak bu sessizlikte, elektrik sinyallerini, sevdiği bir müzik, dostunun sesi veya telefon zili olarak yorumlayan bir şuur vardır.

Tüm Kokular Beynin İçinde Meydana Gelir

Bir insana kokuları nasıl hissettiği sorulsa, muhtemelen "burnumla" diyecektir. Oysa çoğu insanın kesin bir gerçek olarak gördüğü bu cevap doğru değildir. Yale Üniversitesi'nden nöroloji profesörü olan Gordon Shepherd "Burnumuzla kokladığımızı düşünürüz, ama bu sanki 'kulak memesi ile duyuyoruz' demek gibi bir şeydir" sözleriyle bunun doğru olmadığını açıklamaktadır.9

Koku algımızın işleyişi diğer duyu organlarımızın işleyişine benzer. Aslında burnumuzun dışarıdan görünen bölümünün görevi sadece bir kanal gibi, havadaki koku moleküllerini içeri almaktır. Vanilya veya gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelir ve bu alıcılarda etkileşime girer

. Koku moleküllerinin epitelyum bölgesindeki etkileşimleri beynimize elektrik sinyali olarak ulaşır. Bu elektrik sinyalleri ise beynimizde koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi, uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra beyindeki algılanış biçimlerinden başka birşey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeğin ya da denizin kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat aslında koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamaz. Ses ve görüntüde olduğu gibi koku algısında da beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir.


Bu durumda kokunun yönü de olmaz, çünkü tüm kokular beyninizdeki koku alma merkezinde algılanır. Örneğin kekin kokusu fırından, yemeğin kokusu mutfaktan, hanımelinin kokusu bahçeden, denizin kokusu metrelerce uzağınızdaki denizden gelmez.

Hepsi tek bir noktada, beyninizdeki ilgili yerde algılanır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Bunların her biri ilk bakışta farklı etkilerle oluşuyor ve farklı yönlerden geliyor gibi gözükse de, aslında hepsi beyinde oluşmaktadır. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir. Dışarıda gerçek bir koku varsa da, sizin bunun aslına ulaşmanız asla mümkün değildir.

George Berkeley, bu önemli gerçeği fark etmiş bir düşünür olarak, "Önce, renklerin, kokuların vb. gerçekte var olduğu sanıldı; ama daha sonra, bu çeşit görüşler reddedildi ve görüldü ki bunlar ancak duyumlarımız sayesinde vardır." demektedir. Kokunun bir algı olduğunu anlamak için rüyaları düşünmek de faydalı olabilir.


Burnun görevi sadece kokulara ait uyarıları beyne taşımaktır. Çorbanın veya gülün kokusu beyinde hissedilir.
Nitekim insan, ortada bir gül ya da bir tabak çorba olmasa da rüyasında her
ikisinin kokusunu algılayabilir. Allah, beynin içinde tadıyla, kokusuyla, görüntüsüyle, dokunma hissi ve sesi ile o kadar inandırıcı bir hisler bütünü
meydana getirir ki, insanlara bu hislerin beyinde oluştuğu, gördüğü şeylerin hiçbirinin aslı ile muhatap olmadığını anlatmak için bir hayli
açıklama yapmak gerekir. İşte bu, Allah'ın muhteşem bir ilmidir.

İnsanlar rüyalarında nasıl tüm görüntüleri son derece gerçekçi bir şekilde görebiliyorlarsa aynı şekilde rüyalarında bütün kokuları da gerçekte olduğu gibi hissederler. Örneğin rüyasında restorana giden bir kişi yemeğini menüdeki yiyeceklerin kokuları arasında yemekte, deniz kenarına gezintiye çıkan biri denizin kendine has kokusunu duymakta, papatya bahçesine giren birisi o mükemmel kokulardan haz duymaktadır. Ya da bir başkası parfümeri mağazasına girip kendisine parfüm seçebilmekte ve hatta tek tek bu parfümlerin kokusunu ayırt edebilmektedir. Herşey öylesine gerçekçidir ki kişi, uykusundan uyandığında bu duruma şaşırabilmektedir.



Bir insan, çok az konsantre olarak
annesinin görüntüsünü veya bir papatyanın kokusunu zihninde canlandırabilir. Peki yanında olmadığı halde, bir göze ihtiyaç duymadan bu görüntüyü gören, bir burna ihtiyaç duymadan kokuyu alan kimdir? Bu varlık, insanın ruhudur.

Bu konuyu anlayabilmek için rüyalara kadar gitmeye de gerek yoktur aslında. Saydığımız tasvirleri şu an hayal edip düşünmeniz dahi yeterlidir. Örneğin şimdi bir papatyanın kokusunu düşünün. Elinizde kokladığınız bir papatya olmamasına rağmen eğer konsantre olursanız papatya kokusunu hissedebilirsiniz. Koku şu anda beyninizde oluşmaktadır. Nasıl ki şu an annenizi gözünüzün önüne getirmek istediğinizde, anneniz yanınızda olmamasına rağmen onu zihninizde görebiliyorsanız, benzer şekilde papatyanın kokusunu da zihninizde duyabiliyorsunuz.

Washington Üniversitesi'nden psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, dışarıdan bir uyarı gelmediği halde görüntü veya bir başka algının nasıl oluştuğu konusunda şu yorumu yapmaktadırlar:

Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından "algı" olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır. Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?10

Görüldüğü gibi bir görüntünün zihnimizde oluşması için, dışarıda bir kaynak olmasına ihtiyaç yoktur. Aynı durum koku algısı için geçerlidir. Nasıl ki rüyanızda veya hayalinizde olmayan bir kokuyu duyabiliyorsanız, gerçek hayatta da kokusunu duyduğunuz nesnelerin dışınızda mevcut olup olmadıklarından emin olamazsınız. Dışınızda bu nesnelerin var olduğunu düşünseniz de, asla onların asılları ile muhatap olamazsınız.

Tüm Lezzetler Beyinde Oluşur

Tat alma algısı da diğer duyu organlarına benzer şekilde açıklanabilir. İnsan dilinin ön tarafında dört farklı tip kimyasal alıcı vardır; bunlar tuzlu, şekerli, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Ve bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanır. Bir pastayı, yoğurdu, limonu ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, gerçekte elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır.

Beyninizde oluşan bir pasta görüntüsüne beyninizde oluşan şeker tadı eklenir ve pasta hakkında herşey sevdiğiniz hale gelir. Siz iştahla pastanızı yediğinizde aldığınız tat aslında elektrik sinyallerinin beyninizde meydana getirdiği bir etkiden başka birşey değildir.

Beyniniz dışarıdan gelen uyarıları nasıl yorumlarsa siz ancak onu bilirsiniz. Yoksa dışarıdaki nesneye asla ulaşamazsınız; örneğin çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Ya da beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi birşeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen yitirirsiniz. Aldığınız tatların olağanüstü gerçekçi olması, üstelik bunlara ait görüntüleri de seyrediyor olmanız sizi kesinlikle aldatmasın. Konunun bilimsel açıklaması bu şekildedir.




Dokunma Duyusu Da Beyinde Oluşur


İnsanların, yukarıda anlatılan gerçeklere, yani görme, duyma, tat alma gibi hislerin tamamının beyinde oluştuğu hissine kanaatlerinin gelmesini engelleyen en önemli etkenlerden biri dokunma hissidir. Örneğin okuduğu birkitabı beyninde gördüğünü söylediğiniz bir insan, dikkatli düşünmediği takdirde, "beynimde görüyor olamam, bak elimle dokunuyorum" diyecektir. Veya "bu kitabın dışarıda maddesel olarak aslı var mı yok mu bilemeyiz, biz sadece kitabın beynimizin içindeki görüntüsünü görebiliriz" dediğimizde yine aynı yüzeysel düşünceye sahip bir insan, "hayır, bak elimle tutuyorum ve sertliğini hissediyorum demek ki bir algı değil, maddesel gerçekliği olan bir varlık" diye cevap verecektir.

Oysa bu insanların anlayamadıkları veya anlamazlıktan geldikleri gerçek şudur: Diğer tüm duyu organlarımız gibi, dokunma hissi de beyinde oluşur. Yani siz bir cisme dokunduğunuzda onun sert, yumuşak, ıslak, yapışkan veya ipeksi olduğunu beyninizde algılarsınız. Parmak uçlarınıza gelen etkiler, beyninize yine elektrik sinyali olarak ulaştırılır ve beyninizde bu sinyaller dokunma hissi olarak algılanır. Örneğin siz pürüzlü bir yüzeye dokunduğunuzda, onun gerçekte pürüzlü olup olmadığını veya pürüzlü bir zeminin gerçekte nasıl bir his uyandırdığını asla bilemezsiniz. Çünkü siz pürüzlü bir yüzeyin aslına hiçbir zaman dokunamazsınız. Sizin pürüzlü zemini hissetmek konusunda bildikleriniz, beyninizin belli uyarıları yorumlama şeklidir.

Çay içerek yakın bir dostu ile sohbet eden bir insan, sıcak çay bardağından eli yanınca hemen bardağı elinden bırakır. Ancak burada da söz konusu kişi, bardağın sıcaklığını gerçekte elinde değil beyninde hisseder. Aynı insan çayın tadını ve kokusunu da beyninde algılar, görüntüsünü ise beyninde seyreder. Fakat insan, zevkle içtiği çayın aslında beyninde bir algı olduğunu hiç fark etmeksizin, bardağı kendi dışında ve maddesel bir gerçek zannederek yine görüntüsü beyninde oluşan arkadaşı ile sohbet eder.

Aslında bu, çok olağanüstü bir olaydır. Kişinin bardağın sertliğinden, ısısından, çayın kokusundan, tadından etkilenerek bardağın aslına dokunduğunu, çayın aslını içtiğini sanması, bu kişiye beyninde yaşatılan hislerin hayret verici netliğini ve mükemmelliğini göstermektedir. Üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bu önemli gerçeği 20. yüzyılın ünlü düşünürü Bertrand Russell şöyle ifade etmiştir:


Okumakta olduğunuz bir kitabı elinizde hissediyor olmanız, bu kitabın beyninizde bir görüntü olduğu gerçeğini
değiştirmez. Çünkü kitabın görüntüsü gibi, kitaba dokunma hissi de beyninizde oluşmaktadır.

� Parmaklarımızla masaya bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, buparmak uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik.11

Russell'ın dikkat çektiği nokta son derece önemlidir. Gerçekten de, eğer parmak uçlarımıza başka bir yolla bir uyarı verilse, çok farklı hisleri algılayabiliriz. Nitekim ilerleyen sayfalarda detaylı görüleceği gibi, günümüzde simülatörler aracılığı ile bu yapılmaktadır. Ele takılan özel bir eldiven ile bir insan, ortamda olmadığı halde bir kediyi sevdiğini, bir insanla tokalaştığını, suyun altında elini yıkadığını veya sert bir cisme dokunduğunu hissedebilmektedir. Gerçekte ise, dokunduğunu hissettiği bu varlıkların hiçbiri bulunmamaktadır. Tüm bunlar, insanın, yaşamındaki tüm hisleri beyninde algıladığının kesin bir delilidir.





1- Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999, s. 107
2- R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, Oxford University Press Inc. New York, 1990, s. 9
3- Hoimar von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 4, Kitap, Çev: Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, s. 256
4- M. Ali Yaz, Sait Aksoy, Fizik 3, Sürat Yayınları, İstanbul, 1997, s. 3
5- Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, The MIT Press, Cambridge, 1998, s. 142
6- Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, s. 142
7- www.hhmi.org/senses/a/a110.htm
8- George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sosyal Yayınları, Çev: Enver Aytekin, İstanbul: 1976, s.40
9- www.hhmi.org/senses/a/a110.htm
10- Michael I. Posner, Marcus E .Raichle, Images of Mind, Scientific American Library, New York 1999, s. 88
11- Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi, Onur Yayınları, 1974, s.161-162

10 Mart 2008 Pazartesi

Gen Tabancasi

Türk bilim adamları, dünyada sadece birkaç üreticisi bulunan bitki ve hayvan biyoteknolojisi çalışmalarında kullanılacak 'gen tabancası' üretti.

Yeni teknoloji, bitkilere ve hayvanlara gen transferi yoluyla direnç kazandırmaktan, ''yenilebilen aşı'' çalışmalarına kadar pek çok çalışmada kullanılacak.

ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Avni Öktem, projelerinin üç yıl önce başladığını ve TÜBİTAK-TEYDEB (Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı) ve KOSGEB tarafından da desteklendiğini söyledi.

Gen silahının, canlı hücrelere gen aktarabilmeye yaradığını anlatan Öktem, silahın tek ya da çok hücreli organizmalarda başarıya ulaştığını bildirdi.

Gen tabancasının BİOLAB Firması ile ortak yürütülen bir çalışma sonucunda iki yıl süren AR-GE çalışmaları ile 10 kişilik bir ekip tarafından üretildiğini anlatan Öktem, gen tabancasının ticarileşmesi için ODTÜ Teknopark'ta bir firma kurduklarını belirtti.

Gen tabancasının dünyada sadece bir kaç firma tarafından, Türkiye'de ise ilk kez ODTÜ ve BİOLAB şirketi ortaklığı ile üretildiğini ifade eden Öktem, şunları kaydetti:

''Yaklaşık iki yıl önce, kendi aramızda konuşurken, dedik ki 'Bu aleti dünyada bir firma üretiyor biz neden üretmiyoruz'. Başladık ve 6 ay içerisinde ilk prototip ortaya çıkardık.

Kendisi de ODTÜ'lü olan, Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun Sinan Vasfi beyle ODTÜ Teknopark'ta OBİTEK firmasını kurduk. Tabancayı geliştirdik ve ticari hale getirdik. Yurt içinden iki araştırma merkezine satışını yaparken, yurt dışından da Rusya ve Çin ile bağlantıya geçtik. Halen sistem bir İngiliz firması tarafından da dünya çapında pazarlanmaktadır.

Teknolojiyi BİOLAB ve OBİTEK Firmaları ile geliştirirken gen transferi çalışmaların da ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Meral Yücel'in katkıları olmuştur.''

''SU DOLU BALONA GENLE KAPLI MİSKET ATMAK''

Canlı hücrelere istenilen geni aktarmayı başardıklarına işaret eden Öktem, milimetrenin binde biri oranında çalıştıklarını söyledi. Öktem, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Gen tabancasıyla yaptığımız, su dolu bir balona misket atmak. Gen tabancası ile yapılan basit olarak, su dolu balon olarak tasvir ettiğimiz bir hücreye, genle kaplanmış misketlerle ateş etmeye benziyor. Söz konusu gen kaplı misketler hücrenin içine girerek istenilen değişiklikleri yaratıyor. Böylece yeni genler yerleştirerek ya yeni karakterler yaratıyoruz ya da yeni ürünler elde ediyoruz.

Şu an yürüttüğümüz projelerden birinde buğday bitkisine tuz ve kuraklık direnci sağlayan genlerin aktarılması üzerinde çalışmaktayız. Geliştirilen bu tip bitkiler tuzlanmaya ve kuraklığa çok daha yüksek oranda tolerans göstermektedirler.''

''YENİLEBİLİR AŞI''

Gen tabancasının, yeni araştırmalar yapma noktasında bir araç olduğunu anlatan Öktem, normal aşılar yerine ''yenilebilir aşılar''ın yakın bir gelecekte insanların kullanımına sunulabileceğini bildirdi. Öktem, şöyle konuştu:

''Çok çeşitli kullanım alanına sahip gen tabancısıyla geliştirilebilecek muzu yiyen çocuklar, sabah kalktıklarında örneğin Hepatit-B aşısı olmuş olacaklar. Çocuklar için iğne kabus olmaktan çıkacak. Afrika'da özellikle kolera aşısının taşınması ve saklanması ile ilgili sorunlar olabiliyor. Bu yöntemle bu sorun ortadan kalkacak.

Ya da ineklerin süt sağlayan hücreleri gen tabancasıyla mutasyona uğratılarak gene aşılı ya da bol proteinli-vitaminli süt elde edilebilecek. Örneğin, büyükbaş hayvanların yediği yoncalara şap aşısı enjekte edilecek, onu yiyen hayvanlar otomatik olarak aşılanmış olacak. Çiftlik balıkları çeşitli hastalıklara karşı son derece duyarlılar. Bu teknoloji ile balıkların yemleme ile aşılanması da mümkün olacaktır.''

Öktem, gen tabancasının, TÜBİTAK, TTGV (Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı) ve TÜSİAD tarafından organize edilmekte olan 7. Teknoloji Ödülleri kapsamında Biyoteknoloji, Nanoteknoloji ve Nanobioteknoloji Özel Ödülü kategorisinde birincilik ödülü aldığını da sözlerine ekledi.

CİHAZ NASIL ÇALIŞIYOR?

Gen tabancası, bir kontrol ünitesi ve atış kutusundan oluşuyor. Aşılanacak hücre plakaya yerleştiriliyor ve elektronik kontrol ünitesine gerekli atış bilgiler giriliyor.

Üzeri istenilen genlerle kaplanmış olan mikron boyutundaki altın veya tungsten parçacıklar atış başlığına yüklenmekte ve sıkıştırılmış azot veya helyum gazı ile hızlandırılarak hedef dokulara püskürtülüyor.

Dizustu Bilgisayar Alirken Dikkat Etmemiz Gerekenler


Çoğu zaman dizüstü bilgisayarı tercih tercih etmemizin asıl nedeni taşınabilir olmasıdır.Dizüstü bilgisayarınızı istediğiniz heryere götürmekte özgürsünüz.Eğer sık sık seyahat eden biriyseniz dizüstü bilgisayara ihtiyacınız var demektir.Günümüzde dizüstü bilgisayarları, çift çekirdekli işlemcilere, yüksek kapasitede sabit disklere ve diğer fonksiyonlara sahip olabilmekte ve çoğu masaüstü bilgisayarlardan daha kapasiteli olabilmektedir.Notebook seçerken aklımıza takılan bazı sorular da olacaktır: Hangisi size daha uygun? İleriki zamanlarda dizüstü bilgisayarımın kapasitesi çalışmalarıma yetebilecek mi?

Bu soruları cevaplamadan önce dizüstü bilgisayarınmızda ne tür çalışmalar yapacağımızı tespit etmemiz gerekmektedir: İş için mi yoksa eğlence için mi satın alacağız? Dizüstü bilgisayarınızda oyun oynamayı düşünüyor musunuz? Dikkat etmemiz gereken diğer önemli nokta da dizüstü bilgisayarlarımızın masaüstü bilgisayarlara göre çok daha zor güncellenmesidir.

Dizüstü bilgisayarların karakteristik özelliklerinden birisi de ekran büyüklüğüdür.Ekran büyüklüğü genelde 10.4 inh ile 17.1 inch arasında değişmektedir.Uçakta çalışmayı da planlıyorsanız küçük boyutlu ekranlar size kolaylık sağlayacaktır. Yüksek çözünürlük elde etmek isterseniz yeni teknolojilerden olan WXGA desteği ile 1366x768 çözünürlüğe erişmeniz mümkün.

Dizüstü bilgisayarların en önemli özellikleri arasında batarya ömrü de yer almaktadır.Pil ömrü çoğu zaman çalışmalarınızın ortasında kabus haline dönüşebilmektedir.Hiç beklemediğiniz anda bataryanız bitebilir. Bu duruma karşılık bir de yedek batarya satın almanız daha mantıklı olacaktır. 2-3 saat dayanan bataryaların fiyatları da sanıldığı kadar çok yüksek değildir.

Satın alacağınız bilgisayarın internete nasıl bağlandığı da önemlidir. Wifi teknolojisine sahip bir bilgisayar tercih etmeniz durumunda rahatlıkla kafelerden, alışveriş merkezlerinden ve havaalanları gibi paylaşıma açık internet noktalarından sörf yapabilirsiniz. Eğer eski model bir notebook almayı ve internete erişmeyi düşünüyorsanız wifi kartı da satın almanız gerekebilir.

Son olarak dizüstü bilgisayarda bulunan diğer donanım özelliklerine de bakmamızda fayda var.CD veya DVD'ye dosya kaydetmek istiyor musunuz? Kaliteli ses çıkışlarının olması sizin için önemli mi? Sabit diskinizde depolamak istediğiniz dosyaların toplam boyutları ne kadar? Tüm bu özellikleri daha sonradan da satın alarak güncelleyebilirsiniz.Çoğu laptop modellerinin ömrü genellkle 2-3 yıldır.Çünkü 2-3 yılda yeni modelleri sıklıkla görmemiz mümkün.

2008 Bilim Dunyasinda Beklenen Gelismeler

2008'de Bilimde Neler Olacak?


2008'de, dünyanın dört bir yanında küresel ısınmanın olası sonuçlarını hafifletmeye yönelik önlemler, genom elementlerinin rolünü belirleme çalışmaları ve gezegenlerarası keşifler gibi, başlangıcı önceki yıllara dayanan bilimsel faaliyetlere devam edilecek. Ancak Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın mayıs ayında çalışmaya başlayacak olması yıla damgasını vuracak. Teorik olarak varlığı öngörülen, ama henüz keşfedilememiş Higgs bozonu adı verilen parçacıkların ilk kez üretilmesini sağlayacak olan bu uluslararası proje, gözlemlenen maddeyi oluşturan, temel parçacıklar ile ilk kez tanışma fırsatı verecek.

1) İKLİME UYUM SAĞLAMA ÇABALARI

Küresel ısınmayı durdurmanın mümkün olmadığı artık biliniyor. Şimdi iklim değişikliklerinin yol açacağı olumsuzlukların etkisini en aza indirmenin yollarını arama zamanı.

Bilim adamları ve siyasetçiler küresel ısınmadan etkilenmemek için ne gibi değişikliklerin yapılması gerektiğini tartışadursun, okyanusların karalara saldırısını durdurmak için devasa duvarlar, susuzluğa karşı binlerce tonluk su depoları, ısıya ve susuzluğa dayanıklı ekinler, sıcak dalgalarına karşı soğuk odalar gibi çözümler için gerekli adımlar atılıyor. Küresel ısınma ile baş edebilmek için gerekli olan bütün bu yaygın, pahalı değişikliklere artık "uyum" adı veriliyor. Uzmanlara göre uyum çabaları, küresel ısınmanın kendini ilk hissettirdiği 1988 yılında başlamış olsaydı, bugün bu yönde çok yol almış ve çok kıymetli zamanı boşuna harcamamış olabilirdik.

Bu arada bazı ulusların bu kadar pahalı önlemleri almaları ekonomik açıdan olası olmadığı için Bangladeş örneğinde olduğu gibi milyonlarca insan sular altında kalabilir. Böyle bir durumda iç kısımlarda yaşayan insanların "uyum" çabaları, ancak kıyılardan göç eden insanlar için barınaklar inşa etmekten öteye geçmeyebilir.

Halihazırda New York, ve Seattle gibi kentlerin, Kaliforniya, Alaska ve Oregon gibi eyaletlerin uyum planları hazır. Alaska, su baskınlarından zarar görecek yerleşim alanlarını daha güvenli kısımlara nakletmeyi düşünürken, Kaliforniya'da orman yangınlarıyla mücadelede daha etkili yöntemlerin geliştirilmesi için çalışmalar yapılıyor. Ayrıca sıcak dalgalarına karşı uyarı sistemlerinin kurulması ve yaşlı ve çocukların daha serin bölgelere taşınması için çözümler üretiliyor.

Uzmanlar uyum ürecinde, küresel ısınmayı önleme sürecindekinden daha kararlı ve hızlı davranılması gerektiğine özellikle vurgu yapıyorlar.

2) İNSAN GENETİĞİNDE DEV ADIMLAR

Cambridgeshire'daki Sanger Enstitüsü'nden genom bilimcisi Tim Hubbard ve ekibi, şu anda genomun çalışan tüm parçalarının ve bunların üstlendiği rollerin dökümünü çıkartmakla meşgul. ENCODE adı verilen projenin nihai amacı, Alzheimer ve kanser gibi yaygın hastalıkların genetik kaynaklarına ilişkin ipuçları elde etmek. Hubbard, "Genomun pek çok özelliğini daha ortaya çıkartarak, insan biyolojisini daha iyi anlamayı, hastalıklarda ve sağlıkta genom elementlerinin rolünü belirlemeyi umuyoruz. Örneğin DNA'nın bir zamanlar 'çöp' olarak nitelendirilen uzantılarının şimdi çok önemli bir rol üstlenmiş olduklarını anlıyoruz" diyor.

Bilim insanları, genom çalışmalarında en büyük desteği teknolojik gelişmelerden sağlıyor. İnsandan insana fark gösteren genom sapmaları için çok büyük çaplı örnekleme gerekir. Sanger Enstitüsü'nde bulunan DNA dizilimlerini çözen 30 makine, örneğin 6 milyon dolara mal olmuş. Hubbard, "Şu alda elimizin altında bulunan makinelerle daha önce yaptığımız işi 100 misli hızda yapabiliyoruz" diyor.

3) BÜYÜK HADRON ÇARPIŞTIRICISI MAYISTA ÇALIŞMAYA BAŞLIYOR

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın (Large Hadron Collider-LHC) mayıs ayında protonları parçalamaya başlaması planlanıyor. Bilim adamları, devasa cihazın çalışmasıyla birlikte Higgs boson'ları adı verilen parçacıkların üretileceğinden eminler. "Tanrı'nın parçacığı" olarak bilinen Higgs bozonları kuramsal olarak evrendeki her şeye kütle kazandırıyor. Bunun dışında, bilim adamları cihazın üretebileceklerini yalnızca tahmin edebiliyorlar. İtalya'daki Padua Üniversitesi'nden Tommaso Dorigo, Higgs'in dışında hiçbir şey bulamayacağımızı iddia ediyor. Hadron Çarpıştırıcısı projesinde çalışanlar ise cihazın çalışmasıyla birlikte şu maddelerin bulunacağından umutlular:

a) Higgs Bozonları: (Bulunma şansı 10'da 9): Bunların varlığı kütlenin kökenine açıklama getirecek. Higgs bozonlarının yarattığı alanda diğer tüm parçacıklar yol alıyor. Bu hareketlere karşı Higgs alan direnci parçacıklara kütle kazandırıyor.

b) Kara madde (Bulunma şansı 5'te 3): Bilim insanları orada olduğunu biliyor, ancak ne olduğunu bilmiyor. Bunu bulmak LHC'nin işi. Bu cisim evrendeki maddenin %80'ini oluşturuyor. Ancak ışık yaymadığı için tümüyle görülemez halde.

c) Süpersimetri (Bulunma şansı 7'de 3): Bazı fizikçiler evrendeki tüm parçacıkların birbirine uyumlu çiftler olarak varolduğunu düşünüyor. Bunların yarısı tanıdıktır- elektronlar, kuarklar ve nötrinolar- fakat bunların kuramsal eşleri henüz keşfedilmiş değil.

d) İlave boyutlar (Bulunma şansı 25'te 1): Bilinen üç uzamsal boyutun dışındaki boyutlar evrenimizdeki kütleçekim kuvvetini "seyreltiyor" olabilir.

e) Mini kara delikler: (Bulunma şansı 1.000'de 1): LHC zararsız kara delikler üretebilir. Bu deliklerin her biri bir tuz tanesi kütlesinin milyarda biri kadardır ve o kadar çabuk buharlaşırlar ki herhangi bir maddeyi tüketecek vakit bulamazlar.

f) Paralel evrenler (Bulunma şansı 10 milyonda 1): Bazı kuramcılar kozmik görüntü üzerinde bizimki ile birlikte çok sayıda evrenin yan yana varolabileceğini düşünüyor. Bu evrenlerin her birinin kendi fizik yasaları ve doğal sabitleri vardır.

g) İçeri doğru kozmik patlama (implosion): (Bulunma şansı 10 üzeri 100'de 1'dir): Evrenin temel vakum durumu tam anlamıyla istikrarlı değildir. LHC bunun bozunmasına yol açabilir.

5) DİĞER DÜNYALARI DAHA YAKINDAN TANIYACAĞIZ

Gezegenlerarası keşifler açısından hızlı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Ocak ayının sonlarına doğru NASA'nın Messenger uzay aracı 3.5 yıllık bir yolculuğun ardından güneşe en yakın gezegen olan Merkür'ün üç kez yakınlarından geçecek. Merkür, şu ana kadar güneş sistemi içinde hakkında en az bilgi edinebildiğimiz gezegen niteliğinde. Üçüncü geçişten sonra Messenger 2011yılına kadar gezegenin yörüngesine dönecek. Bu keşif ne yazık ki çok büyük miktarlarda enerji, büyük bir titizlikle saptanmış bir rota ve radyasyon/sıcaklık kalkanı gerektiriyor. Messenger'ın göndereceği bilgiler sayesinde Merkür'ün güneş sistemindeki en yoğun kütleye sahip olmasının nedeni anlaşılabilecek. Bu yanıt, güneş sisteminin nasıl oluştuğuna ve evrildiğine ışık tutacak.

Bu yıl Mars'ta yaşam olup olmadığı sorusu yine sorgulanacak. Mayıs ayında Mars yüzeyine inmesi beklenen Phoenix Lander isimli araç bu konuda ipuçları verecek. Phoenix robot kolları ile toprağın ve buzun üst kısımlarını kazarak, yüzeyden aldığı örnekleri analiz edecek. Bilim insanları bu yıl nihayet Mars'ta yaşam olup olmadığı sorusunun kesin olarak yanıtlanabileceğini umuyor. Uzay keşifleri çerçevesinde ayrıca Dünya'ya benzer gezegenlerin de peşine düşülecek. Bu yıl Fransız uzay araştırmaları merkezine bağlı Corot uydusunun -gezegen avına tahsis edilmiş ilk uzay teleskopu- uzayın uzak kısımlarında bulunduğu tahmin edilen 250 gezegenin varlığı hakkında bilgi toplaması bekleniyor. Ayrıca Kanarya Adaları'ndaki Gran Telescopio Canarias, uzak yıldızların çevresinde dönüp duran toz disklerini yeni gezegen sistemlerinin bir kanıtı olup olmadığını inceleyecek.

6) DENİZANALARININ SALDIRISI

Japonya kıyılarında bugünlerde ancak korku filmlerinde görülebilecek bir kabus yaşanıyor. Çamaşır makinesi boyutlarında, 200 kilo ağırlığında, jelatin görünümünde, binlerce uzantısı olan milyonlarca dev denizanası 2006 yılından bu yana bu kıyıları istila etmiş durumda. Dünyanın başka yerlerinde de benzer görüntüler yaşanıyor. Temmuz ayında Latince adı Mnemiopsis olan deniz yaratıkları İsveç kıyılarında görüldü. Bu saldırgan türün tankerler aracılığı ile kuzey denizlerine taşındığı sanılıyor. Ve eylül ayında Pelagia noctiluca adı verilen milyonlarca mor denizanası İtalya kıyılarını istila etti. Bu beklenmedik ziyaretçilerin balıkçılığı engellediği ve tatilcileri kaçırttığı görülüyor.

Tasmanya'dan Namibya'ya, Meksika Körfezi'ni de içine alan çok geniş bir alanda bu denizanası istilası yerel ekonomileri olumsuz etkiliyor. Plajların kullanılamaz hale gelmesi bu olumsuzlukların en hafifi. Çiftlik balıkçılığı, balıkçı tekneleriyle yapılan avcılık ve nükleer santraların su alma borularındaki supapların tıkanması diğer sorunların başında geliyor.

Okyanuslarda yaşayan türlerin içinde denizanaları, bilim insanlarının en az inceledikleri hayvanlardan biri. Bunun nedeni, insanların bunlardan yararlanıyor olmaması ve tehlikeli oldukları gerekçesiyle uzak durulması Bu omurgasız yaratıkları tutmak çok zordur; balık ağlarıyla tutulduklarında parçalanırlar. Dolayısıyla bilim insanları yakalamakta ve doğal halinde tutmakta zorlandıkları bu türü, gerektiği kadar incelememiş .

Denizanalarının en iyi bilinen özelliği fırsatçı olmaları ve değişken koşullara uyum sağlayıp, hızla çoğalabilmeleri. Çoğalmalarını tetikleyen en önemli değişiklik, yiyecek miktarındaki artış. Son günlerdeki popülasyon patlamasının nedenleri ise deniz sıcaklığındaki artış, asit düzeyinde yükselme, tarımsal kirlilik, aşırı avlanmaya bağlı olarak denizanası düşmanlarının azalması. Bu koşulların 2008 yılında ve sonrasında düzelmesi söz konusu olmadığı için denizanası istilasının denizlere kıyısı olan tüm ülkeleri etkilemesi bekleniyor.

Bazı kurnaz insanlar bu olumsuzluktan yarar sağlamanın yollarını bulmuş.. Japon aşçılar denizanasından yeni mönüler üretirken, araştırmacılar hayvanın mukusunun kozmetik sanayinde kullanılabileceğini ileri sürüyor.

7) GIDA TERÖRİZMİNE KARŞI SAVUNMA HATTI

ABD'deki Milli Güvenlik Bakanlığı (DHS), son yıllarda devreye soktuğu Ulusal Biyolojik ve Tarımsal Savunma Tesisleri ile potansiyel tarımsal terör tehditlerini inceliyor. Sayıları altıyı bulan bu tesislerde yiyecek stoklarını ve ulusal sağlığı tehdit eden terörist saldırılara karşı çeşitli silahlar geliştiriliyor. Tesislerde ayrıca insanlar için çok büyük bir risk oluşturan ölümcül, egzotik ve bulaşıcı hastalıklar araştırılıyor. Örneğin Malezya ve Avustralya'da son günlerde keşfedilen Nipah ve Hendra virüslerinin öldürücü olduğu saptandı.

8) ÜÇ BOYUTLU ÇİPLER MİNYATÜRLEŞMENİN YOLUNU AÇIYOR

40 yıl önce mühendis Gordon Moore tek bir silikon çip üzerine en fazla kaç transistorun sığacağı konusunda tahminde bulunmuş ve her iki yılda bir bu sayının iki katına çıkabileceğini ileri sürmüştü. Ancak bu önermenin gelecek 15 yılında duvara çarpacağı görülüyor, çünkü transistorlar tek bir atomun boyutlarına yaklaşmış durumda ve bunların yerleştirilmesi giderek zorlaşıyor. Bu yıl transistor yoğunluğu sorununa köklü bir çözüm getiren IBM, dikey olarak üst üste depolanan çipler geliştirdi . Bu çip verileri bugünkünden 1.000 misli hızlı hareket ettirebiliyor.

Eğer cep telefonunuzu bugün açarsanız içinde "yalancı 3-boyutlu bir çip" görürüsünüz. Burada sıradan çipler üst üste dizilerek yerden tasarruf edilmiştir. Ancak çip tabaları arasında iyi bir bağlantı kurulamadığı için veri iletimi sınırlıdır.

Şimdi IBM dikey olarak birbirine bağlanabilen 3 boyutlu çipler üretti. Çipler dış kenarlarından birbirine bağlanacağı yerde, bağlantılar tabakaların ortasından doğrudan aşağı geçerek bağlantıyı kuruyor. Şimdi Samsung da bu teknolojiden yararlanarak yüksek yoğunluklu flaş bellek yaratmaya çalışıyor.

Bu ne anlama geliyor? Through-silicon vias (TSV) adı verilen çiplerden hızlı işlemciler

üretilebilecek ve bunların maliyetleri düşecek. Yarıileken üretimini araştıran konsorsiyum üyelerinden Sematech uzmanlarından Larry Smith, "TSV'ler sayesinde ürünler giderek küçülecek, incelecek ve hafifleyecek" diyor.

9) KİRALANABİLEN ÖZEL CASUS UYDULARI

Gelecek nesil özel casus uyduları birbiri ardına gökyüzünde yerini alıyor. WorldView-1 uydusu geçen eylül ayında fırlatıldı; GeoEye-1 ise önümüzdeki nisan ayında fırlatılacak. Bunların yüksek çözünürlüklü kameraları yemek tabağı büyüklüğündeki bir nesneyi bile saptayabilecek güçte. Ancak bunların asıl avantajı geriye ne miktarda veri gönderebilecekleri ile ilgili. Yüksek çözünürlüklü görüntüleme uyduları her geçişte Yeryüzü'nün çok küçük bir bandını hedef almak zorunda, çünkü bu yeni uydular daha geniş bir görme alanına sahip olduğu gibi depolama ve iletişim becerileri de daha gelişmiş. Dolayısıyla bunlar her yörüngede kendilerinden önceki uydulara kıyasla en azından iki misli bölgeyi kapsayabilecek kapasitede. Bu da, Google Earth ve Yahoo Maps'de daha yüksek çözünürlüklü görüntülerin yer alacağı anlamına geliyor. Ayrıca şahıslar ve şirketler bu uyduları belirli süreler için kiralayıp, gökyüzünden yeri gözetleyebilecekler.

* * *

2008'de NELER OLACAK?

Kış:

Her Çocuğa bir Dizüstü projesi kapsamında Güney Amerika, Güneydoğu Asya ve Afrika'da dağıtılmaya başlanacak. Bu "çevreci" cihazların maliyeti 200 dolar civarında olacak. AC adaptörü, güneş enerjisi, el manivelası, ayak pedalı ile şarj edilebilecek.

İlkbahar:

-Hindistan Chandrayaan-1 adındaki ilk insansız uzay aracını nisan ayında fırlatacak. Ayın yörüngesine yerleştirilecek olan aracın görevi, ayın dış görüntüsünü incelemek ve yüzeyin 3 boyutlu atlasını yaratmak.

-Microsoft bu yıl bir rekora imza atacak. Windows ile çalışan bilgisayar sayısının dünyada bir milyarı bulması bekleniyor.

Yaz:

-Plastic Logic adında bir Avrupa şirketi plastik dijital ekranları seri olarak üretecek ilk fabrikayı açacak. Bu ekranlar esnek elektronik kitap okuyucularının en önemli parçası.

-Süperiletken Tokamak İleri Araştırma projesi adı verilen Kore kökenli bir proje (KSTAR) kapsamında 18 milyon derece Fahrenheit sıcaklığında plazma üretilecek. Bu projenin amacı füzyondan enerji üretmek. KSTAR testlerinden başarılı sonuçlar alınırsa International Thermonuclear Experimental Reactor (ITER) adı verilen füzyon reaktör projesine çok değerli bilgiler aktarılabilecek. ITER da KSTAR ile aynı teknolojiden yararlanıyor.

-Temmuz ayında yürürlüğe girecek bir yasa kapsamında New York kentindeki büfelerde içinde yapay trans yağlar olan yiyecek maddelerinin satışı yasaklanacak.Yasaklanan yağların başında margarinler ve kısmen hidrojenize edilmiş çiçek yağları geliyor.

-Temmuz ayında Avrupa Uzay Ajansı Planck uydusunu fırlatacak. Bu uydunun görevi evrenin yaşını hesaplamak.

-Ağustos ayında NASA 900 milyon dolar değerinde bir misyonun altına girerek Hubble Uzay Teleskopu'nu onaracak. Hubble'a yeni bir jiroskop, pil, kamera ve kanca arayüzü takılacak. Bu arayüzü Orion uzay aracı uydunun yörüngesine girdiğinde kullanacak.

Sonbahar:

-Kaliforniya, Oxnard'da merkezi bulunan Kavli Vakfı, Nobel Ödülü'ne benzer şekilde, her iki yılda bir, astrofizik, nanoteknoloji ve sinirbilim dallarında çalışan bilim adamlarına 1 milyon dolar tutarında ödül verecek.

-Kasım/Aralık ayında Boeing'in yakıt tasarruflu 787 Dreamliner adını verdiği uçağı ticari havayolları piyasasında yerini alacak. 700'den fazla uçak ısmarlanmış durumda.

-2008 yılının sonunda New York kentinin metro sistemi 6 istasyona cep telefonu anteni yerleştirecek. Projenin 6 yıl dayanması planlanıyor. Zaman içinde 277 istasyona daha anten takılacak.